Terapistler de Terapiye Gider mi?
- Burcu Çetin Şeker
- 23 Şub
- 2 dakikada okunur
Terzi kendi söküğünü dikemez” diye bir deyim vardır. Kişinin uzmanlığıyla başkalarına fayda sağlaması ancak kendine sağlayamaması anlamına gelir. Psikologların / terapistlerin yaşadığı durum da tam olarak budur aslında.
Birçok insan, psikologların, insan psikolojisiyle ilgili teorik bilgiye sahip olduklarından dolayı, günlük hayatlarında sıkıntı yaşamadıklarını, her sorunu kolaylıkla çözdüklerini düşünür. Seanslarda şunu sıklıkla duyarız, “herhalde sizin hiç böyle sıkıntılarınız yoktur”. Aslında tam tersidir, ideal bir terapist, her insan gibi günlük hayatta sorunları olan, geçmişten gelen meseleleri olan ancak bunların farkında olan, çözmeye çalışan, bunun için gerekli desteği alan ve en önemlisi de bu sıkıntılarının seanslarında danışanlarına yansımasına izin vermeyen terapisttir.
Terapistlerin, neden terapiye ihtiyaç duyduklarına dair en sık karşılaşılan durumlara bakalım.
Öncelikle, terapist olmadan önce bir terapi sürecinden geçerek, kendi içsel dünyalarının, geçmiş deneyimlerinin, travmalarının ve bilinçaltı süreçlerinin farkına varmaları ve çözülmesi gereken meselelerini çözmeye başlamaları gerekir. Bunun üzerine düşülmediği takdirde, seanslarda danışanların getirdiği problemlerle birlikte terapistin kendi içsel süreçlerini birbirine karıştırması, danışanın sorununa yeterince odaklanamaması ve objektif olamaması, dolayısıyla danışana sağlayacağı faydanın azalması söz konusudur. Terapide, danışanların terapistlerine yönelik bir takım aktarımları olacağı gibi terapistlerin de danışanlarına karşı aktarımları olur. Aktarım- karşı aktarım kavramlarını Freud ortaya atmıştır ve Freud’un kurucusu olduğu psikanalitik ekole göre; terapist olmadan önce terapiden geçme koşulu bulunmaktadır. Günümüzde de terapist olabilmek için kendi terapi sürecinden geçmeyi koşul gösteren bazı terapi ekolleri vardır ve ancak bu şekilde terapist olma lisansı alınabilmektedir.
Öte yandan, terapist koltuğuna oturmadan önce danışan koltuğuna oturmak; danışan olmanın nasıl bir deneyim olduğunu görmek için de iyi bir fırsattır. Danışan olmanın dinamiklerini, nasıl bir his olduğunu sadece teorik olarak değil pratik olarak da yaşamış olmak, empati becerisinin gelişimi açısından oldukça önemlidir.
Terapistlik, çoğu zaman tek başına yapılan bir iştir ve terapistin sosyal olarak izole olmasına sebep olabilir. Her ne kadar işini severek yapan ve manevi tatmin duygusu yaşayan bir terapist olsa da günün sonunda seansların içeriğinden dolayı psikolojik olarak aşırı yüklenme yaşayabilir ya da kendi içsel dünyasıyla ilgili tetiklendiği durumlar olabilir. Bu durumda, terapistin kendi sınırlarını bilmesi ve zorlandığı noktalarda yardım alması hem kendisi hem de danışanları açısından oldukça önemlidir.
Terapist olmak, insan olmayı bırakmak anlamına gelmez; terapistler de duygusal yükler taşır, zorluklar yaşar. Kendi duygusal süreçlerini keşfetmek ve dengede kalmak, danışanlara daha iyi hizmet verebilmenin anahtarıdır. Çünkü bir terapistin en büyük gücü, kendi içsel yolculuğunu keşfetmiş ve iyileşme sürecinden geçmiş olmaktan gelir. Kendi duygularını tanımayan bir terapist, başkalarının iç dünyasında kolayca kaybolabilir.
Başkalarına ışık tutabilmek için, terapistler de zaman zaman kendi yollarını aydınlatmaya ihtiyaç duyarlar. Kendi yaralarını iyileştirmeyen bir terapistin, danışanlarına ilham vermesi zordur. Terapi, yalnızca bir ihtiyaç değil, aynı zamanda profesyonel gelişimin bir parçasıdır. Terapistin kendisine gösterdiği bu özen, dolaylı olarak başkalarına sunduğu desteği de güçlendirir.
Comments